Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları

Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları

“Bu yazıyı, üniversite birinci sınıftaki ana dersim “Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri” dersine giren, gerçek bir Yönetim Bilişim Sistemleri Uzmanı Sevgili Hocam Doç. Dr. Melih Kırlıdoğ’un “Günümüzde ve Geçmişte Elektronik Dinleme ve Gözetim” yazısından esinlenerek yazdım.”

Savaşın başında tarafsız kalan ABD, Fransa ve Birleşik Krallık’a silah yardımı yapmasıyla birlikte Japonya’nın açık hedefi haline gelmişti. Hemen akabinde, Pearl Harbor’da saldırıya uğramış ve savaşa girdiklerini resmi bir şekilde tüm ülke vatandaşlarına duyurmuştu.

Peki bu dönemde Sovyetler Birliği’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) konumu tam olarak neydi? Şüphesiz ki II. Dünya Savaşı, şifreleme sanatının yüksek gelişimine öncülük eden bir savaştı. Müttefik Devletleri (Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD, Çin ve Fransa), Mihver Devletleri’nin (Almanya, İtalya ve Japonya) şifrelerini pek çok kez kırmış ve aldığı bilgilerle birlikte mevcut düşmanın hareket kabiliyetini çoğu zaman öngörebilmişti. Buna örnek olarak Kuzey Afrika’daki Alman Kuvvetleri Komutanı Erwin Rommel’in, Birleşik Krallık Kuvvetleri’nin her Alman harekatına önceden biliyormuşçasına karşılık vermesi üzerine mesaj güvenliğinden şüphelenmesi gösterilebilir. Hemen akabinde endişelerini Alman Genelkurmayı’na iletir ancak kullandıkları şifrelerin “kırılamaz” olduğunu düşünen Alman Genelkurmayı bu şüpheleri “gereksiz” olarak nitelendirir.

Dünyanın önünde; 1939’un sonundan 1941’in başına kadar hem muharebe alanında hem de masa başında Avrupa topraklarını darma duman etmiş bir Almanya gerçeği vardı. SSCB, Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmayı amaçlayan Almanya’nın seçtiği en büyük ve en kilit kurbandı. Özellikle Münih Anlaşması ile birlikte Fransa ve Birleşik Krallık’a olan güvenini de kaybetme noktasına gelen Stalin, gerçekleşmesine ramak kalan savaşa hazırlık yapmak için bir dizi girişimlerde bulunmak ve zaman kazanmak zorundaydı.

Haziran 1941’e kadar SSCB, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı (tarafların dışişleri bakanlarından dolayı Molotov-Ribbentrop Paktı olarak da bilinir) ile birlikte Almanya’yı bir şekilde zapt etmeyi başarmıştı. 1939’da Moskova’da imzalanan anlaşma, Almanya tarafının ihaneti ile sonuçlandı.

Nazi Almanyası’nın ihanet hareketi, uzun vadede insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı savaşı olan, neredeyse 50 milyon kişinin öldüğü II. Dünya Savaşı’nın sonucunu belirledi. ABD ve SSCB iki “süper güç” olarak en az yarım asıra kadar uzanan bir adımın temelini attı. Güç dengesi, teknolojinin kontrolsüz bir patlamaya yol açtığı Soğuk Savaş’ı tetikledi.

SSCB; Fransa ve Birleşik Krallık’ın ardından ABD’nin de güvenilir bir müttefik olmadığını çok geç olmadan anlayacaktı. Özellikle Almanya tarafından istila edilmesi, ABD’nin şifreleme ataklarını tespit edememesindeki en büyük etmendi. Alman istilasını günün sonunda geri püskürtmüş olsa da savaşın sonuna doğru en büyük darbeyi müttefiki olan ABD’den yiyecekti. Püskürtme sürecinin başarı ile sonuçlanacağını görecek olan ABD, bulduğu her açığı değerlendirecek ve örtbas sürecini hızlandırmak için çeşitli etkinliklerine hız kesmeden devam edecekti.

Savaş bitti… Anlaşıldı ki savaş boyunca sadece Müttefik ülkelerinin menfaatleri için çalıştığı düşünülen “şifre kırma” operasyonları, aslında dost-düşman-tarafsız fark etmeksizin tüm dünyaya yayılan bir virüs gibiydi. Bu dönemde, kırktan fazla ülkenin şifreli mesajları ABD tarafından okunmuştu. Müttefik bloğunun savaşın seyrini şifreleme ile değiştirdiği su götürmez bir gerçek olsa da en büyük zararı, uzun vadede kendileri aldı. SSCB’nin kaybı ise korkunç derecede büyüktü. ABD, 1942 ile 1948 arasında tüm dünya üzerindeki 1.5 milyon SSCB mesajının üçte ikisini (1 milyon) ele geçirmişti.

Washington’daki Sovyet Büyükelçiliği ile Moskova arasındaki mesajların tamamı ABD makamlarına gitmişti. Mesajlar sadece bir defa kullanılan şifre anahtarlarını içeren kalıplarla (one-time pad/tek kullanımlık şerit) oluşturuluyordu. Doğru kullanıldığında bu şekilde şifrelenen mesajların okunması o günün teknolojisiyle imkansızdı. Ancak savaş sürecinden kaynaklanan panik hali SSCB’yi, bir anahtarı değişik mesajlarda da tekrardan kullanmaya itti. Bu durumdan kaynaklanan zafiyeti de haliyle ilk önce değerlendiren ABD oldu. 1 milyon mesajın 30.000’i aynı anahtarın birden fazla kullanımıyla oluşturulmuştu. 1980’e kadar bu mesajları çözmek için çalışan NSA (National Security Agency/Ulusal Güvenlik Ajansı), 2.900 tanesini kısmen okumayı başardı. Bu kadarı bile savaş sonrasında ABD içindeki SSCB casusluk faaliyetlerinin açığa çıkarılmasına yetti.

1952 yılında, FBI ile ters çalışan ve ileride Soğuk Savaş’ın vazgeçilmezi olacak “Echelon” sistemini benimseyen NSA’nın kuruluş sürecinden ABD kurmaylarının dahi haberi olmayacaktı. Echelon sistemi, “uzun” dönemde dünya üzerindeki tüm telefon ve internet ağını dinlemek, üslerdeki ve uzaydaki uyduları sömürmek ve hatta aydan yansıyan radyo dalgalarına ulaşmak gibi birtakım inanılması güç hedefler üzerine kurulmuştu.

Gerçek düzen de bundan sonra başladı. NSA’nın gizlilikteki kusursuzluğu onu CIA markasının dahi önüne geçirecek ve ABD’yi dünya üzerinde çok farklı bir noktaya konumlandıracaktı. 1960’ların başında varlığı herkes tarafından bilinen CIA’in 16.685 personeline ve 401 milyon dolarlık bütçesine karşı NSA’nın 59.000 personeli ve 654 milyon dolarlık bütçesi olacaktı. 1969-1970 sularında ise NSA’nın bütçesi bir milyar doları, personel sayısı ise 93.000’i aşacaktı. İnanılması güç olan tüm hedeflere öncülük eden, Washington ve Baltimore kentleri arasında yer alan Fort Meade merkezli NSA, Soğuk Savaş’ı çoktan bitirmişti.

Tarihin tekerrür etme süreci hiçbir zaman kendini unutturmaz. Biraz daha yakından bakıldığında 1945’in, önümüzdeki dönemi kusursuz bir şekilde kurguladığı görülebilir. Bilinmelidir ki işin içinde yeni düzenin süper gücü Çin de vardır. İstatistikler; II. Dünya Savaşı’nda “Müttefik Devletleri” bloğunda yer alan Çin’in, önümüzdeki on yıl içerisinde ABD’yi geride bırakıp Hindistan ile birlikte zirveye yerleşeceğini gösteriyor. Üstüne üstlük son dönemlerde yaşananlar, “Mihver Devletleri”nin yeni liderini, ABD’nin eski kadim dostu, yeni ezeli düşmanı olan Pekin merkezli Çin olarak belirledi.

Ağzımızı açtığımız her an politik olsak da susmamamız gerekiyor. Yine de bilinmesi gerekeni anlatmak, elimizdeki imkanları sonuna kadar kullanmak, bu vatana ve millete olan en büyük borcumuzdur. Bilip de susmanın, tabiri caizse “bilgi gizleyiciliği” yapmanın hele ki şu dönemde hiç kimseye bir faydası yok. O büyük günün sabahına uyandığımızda, sonun başlangıçtan çok daha yakın olduğuna sen, ben ya da o değil; hepimiz tanıklık edeceğiz.