Üçüncü Dünya Savaşı

Burak Bahar tarafından tarihinde yayınlandı

İkinci Soğuk Savaş başlamış, biz ülke olarak her Türkçe cümle içerisine İngilizce kelime(ler) serpiştirmekle meşgulüz. Bunu gören bir avuç insan da ölümlerden en “acılı” olanı seçtiğimizi yüzümüze doğru haykırarak şehadete yürüdü. Evet… Rahmetli Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun da dediği gibi “topsuz tüfeksiz bir Kurtuluş Savaşı” veriyoruz.
Bunu doğrulayacaktır ki yakın gelecekte Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun Üsküdar, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki mezarına iliştirilmiş olan bayrak yerinden söküldü. Bunu yapan karaktersizlerin ve vatansızların başlıca hedefi… Yine ve her zamanki gibi… Yine ve yeniden, dilimizdi.
Bu uzun dönemli savaşın önderleri öğretmenler, askerleri ise öğrencilerdir. Dil ise ana silahımızdır. İngilizce eğitimi askıya alıp yerine Türkçe eğitimi yerleştirerek yapacağımız yepyeni bir başlangıç ise ikincil silahımız olacaktır.
Ülkemizdeki “ateşleyici” kesim, öğretmenine gereken özeni göstermiyor. Öğretmenlerin karşılık veremeyeceğini bilen öğrenciler ise başta öğretmenlerinin sonra da diğer sınıf arkadaşlarının hakkını gasp ediyor. Sistem tam bir facia… Üniversite kısmen daha düzgün diyecek olursanız orada da verilen eğitimin ilkokul, ortaokul ve lisede verilen eğitimden pek bir farkı olmadığını bilmenizi isterim. Özetle öğretmenler, ateşleyicilerden medet ummadan farklı tekniklere hizmet ederek üretmeli ve bu teknikler, çok iyi sonuçlar verebilecek kapasitede (geleceğe yönelik) olmalıdır. Öğrenciler nasıl geldiyse, farklı gitmelidir. Nasıl geldiyse, daha yüksek gitmelidir. Nasıl geldiyse, bir şeyler öğrenmiş şekilde gitmelidir. Nasıl geldiyse, çok şey öğrenmiş şekilde gitmelidir.
Peki ya Doğu? Yıllarca Pedagoji eğitimi alsanız da fayda etmiyor. Ters istikametten gelen öğretmenler, tamamen farklı bir ortama ve farklı bir eğitim alanına giriyor. Haliyle karşısındaki öğrencinin kültür birikintisini karşılayabilecek bir alakaya da sahip olamıyor. Yetiştirilişleri, büyütülüşleri, algılama kapasiteleri çok farklı. Çevremizde bilinçli ve güzel öğretmenler olduğu için her gün öğretmenler odasında bu konuların tartışıldığına eminim. Yeni nesil dil konusunda sınıfta kalsa da her şey daha iyi olacak; doğru nesil/yeni nesil öyle ya da böyle yetişecek. Ben 21 yaşındayım ve bunu şimdiden görebiliyorum.
Özellikle Doğu’daki öğretmenler, işinizin çok zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Oradaki öğrencilerimizin ana dilinin dahi sıkıntılı olduğunu düşündüğümde; yazıma inanç unsuru katmak istemesem de dualarımın bireysel olarak sizinle olduğunu söylemek istiyorum. Siz en iyisini bilecek ve bize de önderlerimiz olarak en doğru yolu göstereceksiniz.
Özledik! Atalarımızın uğraşları boşuna gitmesin, tekrardan şahlandıralım bu ülkeyi… Tekrar değsin kafamız arşa. Çizilen yol belli; çok zor günler geçiriyor olsak da hepimiz Atatürk olalım ve bu zorlu sürecin üstesinden gelelim. Pes etmeyelim… Bir taraftan başlayalım ki bir şeyler de ait olduğu gerçek yollarda ilerlesin. Bir olduktan sonra yapılamayacak bir şeyin olmadığını bilelim. Samimi öğretmenlerimize sahip çıkalım, refah içinde yaşatalım. Sadece biraz daha “diş” sıkalım.
Devam edelim…
Bu zamana kadar sürekli olarak hatalarımızdan kaçtık. Bundan sonra bırak kaçmayı, hata yapma lüksümüz dahi yok. Hata yapmayacağız; özellikle de Türkçe’mize bağlılığımız konusunda kesinlikle taviz vermeyeceğiz.
Olur ya yaptık… Hiçbir zaman hatalarımızdan kaçma yoluna gitmeyeceğiz çünkü yaptığımız her hata, beraberinde tecrübesini de getirecek. Şu anda Suriye bu durumdaysa, bunun en büyük sebebi dildir. Bunu bilerek yürüyeceğiz.
Verdiğimiz bu savaşa katılmak için belirli bir yaş aralığında ya da cinsiyette olmanıza gerek yok. Korkarım ki bize de savaşa katıl ya da katılma gibi seçenekler sunulmadı; farkında değiliz ancak hepimiz bu savaşın içerisinde doğduk. Günümüz dünyasında hangimizin şartları “normal” hayat yaşamaya elverişli orası tabii ki tartışılır fakat çoğu milletin yaşamak istemeyeceği şeyleri “dilimiz” yüzünden yaşadık.
İdeal seviyeye gelebilmek için kılı kırk yaracağız. Gerekirse kendi kendimizin önderi (öğretmeni) olacağız. Böylece kendi çevremize karşı yarattığımız farkındalık şöyle bir kenarda dursun, üzerimizde başka şehirlerdeki insanlara dahi dokunabilmenin verdiği haklı bir gurur olacak. Buradan gelecek ülkemize olan sevgimiz, buradan gelecek kutsal dilimize olan bağlılığımız. Birilerinin şahidimiz olmasına hiç gerek yok; yazdığımız bir yazıyı hatalarından arındırmak için binlerce kez okuyacağız. Hatta ve hatta bininci kez okuyuşumuzda dahi hatalar bulacağız. Her şeyi ayırmaya meraklı olmayacağız ancak “sağ ol”u, “sağol; “hoş geldin”i, “hoşgeldin” şeklinde de yazmayacağız, yazamayız.
Bu ülkeye Türkçe’sini yok sayarak başkan, mühendis, doktor ve hukukçu olmak isteyenler var. Bilinmeli ki bu konumlara başta sizin, sonra da İngilizce sevdasından Türkçe’sini kaybetme noktasına gelmiş olan insanların herhangi bir hakkı yok. Ana diline olan hakimiyeti bile kısık ateşte yananlar, İngilizce’yi kusursuz bir şekilde öğrenebileceklerini düşünüyorlar. Bu tarz düşünce yapılarını yok etmek üzere ilk defa elimdeki bütün imkanları seferber ediyorum. Siz ya da sizin hastalıklı zihniyetinize sahip herhangi birinin, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun Üsküdar’daki mezarına iliştirilmiş olan bayrağı yerinden söken vatansızdan hiçbir farkı yok.
Lütfen bunlara kulak verin… İkinci Soğuk Savaş başladı! Silah kullanmadan ülkemizi işgal ediyorlar. Bazı zamanlar boğazımızın düğümlenmesi ya da elimizin titremesi ilk defa tattığımız duygulardan değil. Bu duygular hep vardı, bu olayda da varlığını tekrardan belli etti. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu duyguları hiçbir zaman “göremiyor” olmamız.
Nasıl anlatsam anlarsınız? Anlayacaksınız. Öyle ya da böyle… Anlayacaksınız.
Türk demek Türkçe demektir, Ne mutlu Türk’üm diyene.
“Milletlerin kimliğini, kişiliğini, geleneğini, her şeyini taşıyan dildir. Dil giderse, millet de gider.”
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu (25 Şubat 1935 – 19 Nisan 2015)