Büyüklükler ve Büyük İnsanlar

“Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen bunda karşı koyuşları yok eden olacaksın. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin.” 1908 (Atatürk’ün S.D.V, s. 112)
2018’in Ağustos’unda (sabaha karşı saat 4’e doğru) YouTube üzerinde Oktay Sinanoğlu’nun küçük bir konuşmasına denk geldim. Konuşmayı tam olarak hatırlamıyor olsam da ana konunun “Türkçe” olduğunu net bir şekilde hatırlıyorum. O kadar çok etkilenmiştim ki tüm uykusuzluğuma rağmen aynı günün aynı saati, hiç uyumadan ana dili İngilizce olan ve dünyanın en büyük oyun platformunda yer alma şerefine nail olmuş küçük oyunumun Türkçe versiyonunu hazırlamış, akşamına da yayınlama işlemini gerçekleştirmiştim. Ben ne kadar şanslıyım ki Oktay Sinanoğlu gibi bir önderi kendime model olarak seçebildim… O ne kadar şanslı ki topu topu on saniyelik bir konuşması ne kadar güzel bir farkındalığa vesile oldu…
“…Ben baktım, Türk Bayrağı, Atatürk karşımda, cam çerceveli olduğu için bayrağın üstünde kendi yansımamı görüyorum. İçimden yemin ettim, dedim ki: Gideceğim ve orada söz sahibi olacağım, ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım. O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika’nın kölesi olurum, oraya gidersem Amerika’nın efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim. Ve işte bizi gönderdiler…” (Emine Çaykara, Türk Aynştaynı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu)
Bende de bu mücadele duygusu ortaokulda, anneannemi kaybetmeye yakın olduğum zamanlar yeşermeye başlamış, kaybettiğim gün ise tam anlamıyla oluşmuştu.
Anneannem, içerisinde bulunduğu zor koşullarda kadın başına üç çocuk yetiştirdi ve en küçük çocuğunun oğluna (bana), gözlerine baktığı ilk günden son güne kadar hep “Çok iyi yerlere geleceksin!” dedi.
Alzheimer olduğunda dahi bu telkininden hiç vazgeçmedi. Öz çocuğunun adını unuttu, fakat benim adımı hiçbir zaman unutmadı ve üstüne üstlük “Çok iyi yerlere geleceksin!” telkinine son nefesine kadar hiç durmadan devam etti.
Sürekli olarak anneannem tarafından “Çok iyi yerlere geleceksin!” telkini ile büyüyen ben, o büyük insanı kaybettiğimde, kanımın son damlasına kadar sadece onun için yaşayacağıma dair kendime söz verdim. Benim mücadele duygum, çok iyi yerlere gelmemi dileyen, çok iyi bir anneanne tarafından aşılandı. Sadece onun için yaşamak ya da çok iyi yerlere gelmek; beraberinde vatan ve millet için mücadele eden hayırlı bir birey olmayı tabii ki de getirecekti fakat her şey bundan ibaret değildi. O beni, aynı zamanda vatana ve millete hayırlı bireyler yetiştirmem için yetiştirmiş büyük bir dehaydı.
“Bir ülkenini dilini yok etmek; o ülkenin, o ulusun, o milletin adını tarihten silmek demektir.”
İşte Oktay Sinanoğlu ile vatan, millet ve dil sevdam dışındaki en büyük ortak noktam bu.
İşte Oktay Sinanoğlu’nu kendime model seçmemin sebebi bu.
“Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?”
Vatan ve millet adına mücadele etmek, bu yolda karşılaşılacak sonsuz engellere göğüs germek için hazır olan herkeste bu ortak nokta(lar) mevcuttur. Bu ortak nokta(lar) öyle yüce bir işi temsil eder ki, “yükselmek” sizin kaderinize ilahi bir güç tarafından zaten yazılmıştır. Yükseldikçe; kimliği, benliği, haysiyeti “tescilli” mücadelenizde en rahat siz olursunuz.
Dün, aramızdan ayrılışının dördüncü yılıydı… Japonlar kadar kıymetini bilemediğimiz için çok üzgün olsam da son cümlem şudur:
“Yemin ederim ki tek kişi kalsam da bıraktığın bayrağı yere düşürmeyeceğim.”

Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları 4

(17.02.2019) Bu yazıyı yazmaya başladığım gün en sevdiğim film olan, Adolf Hitler’in son 12 gününü anlatan Çöküş’te Der Untergang Adolf Hitler’i canlandıran Bruno Ganz’ın, hayata gözlerini yumduğunu öğrendim. Alman Die Zeit gazetesine daha önce verdiği bir mülakatta “Ölüm döşeğindeki birini canlandırırken, bunun insanı kendi ölümüne hazırlayamayacağını fark ediyorsunuz” dediğini ve kanserle mücadele ettiğini hatırlatmak isterim. Bu yazımı da ona ithaf ediyorum. Işıklar içinde uyusun.
Tarihe karşı “objektif” olmak istiyorsanız; Adolf Hitler’e “katil” derken, Nagasaki’yi paramparça eden “Fat Man”in mimarının John von Neumann olduğunu ya da Alan Turing’in daha yeni reşit olmuş hemcinsiyle ilişkiye girdiğini unutmamalısınız. İnsanoğlunun fıtratında “yok etmek” var. İnsanoğlunun fıtratında “kötülük” var. Tarihte; gücünü kötüye kullanan liderler olduğu gibi gücünü kötüye kullanan bilim adamları da var.
Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları’nı, İkinci Dünya Savaşı zamanlarının “az” bilinenleri hakkında sağlıklı komplo teorileri üretmek için yazmaya başladım. Philadelphia Deneyi (Gökkuşağı Projesi) de yarım asırı aşkın süredir gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılmaya devam eden bir proje olduğundan, İkinci Dünya Savaşı’na değişik perspektifler kazandırdığını düşünüyorum.
Her ne pahasına olursa olsun bilim üretmekten vazgeçmeyenler, 20. yüzyılın başlarında kabul görmeye devam eden “bodozlama” savaşların, yüzyıl sonlarına doğru yerini tabiri caizse “görünmez” savaşlara bırakacağını biliyordu ve buna yönelik çalışıyordu.
Nikola Tesla, Alan Turing, John von Neumann ve Albert Einstein. Bu saydığım Ocak 1943’te ölen Nikola Tesla dışındaki üç büyük insan kesinlikle ama kesinlikle Almanya ve Rusya’nın karşı karşıya geldiği, büyük tank furyasını baltalayan Kursk Muharebesi’nden (1943 Temmuz-Ağustos) sonra bile gördüğü her şeyi yakıp-yıkma potansiyeline sahip devasa makineler üzerine çalışma ihtiyacı güttü. Bu makinelerin, birtakım eklentiler/özelleştirmeler vasıtasıyla olağanüstü gelişimler kaydedebilir (görünmezlik, ışınlanma, ölümsüzlük gibi) ve kusursuz konumlara erişebilir olduklarını biliyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı’nı öngören Amerika hükümeti, ön hazırlık yapmak üzere 1930’lu yılların başında birtakım girişimlerde bulunmaya karar verdi. Philadelphia Deneyi de bu ön hazırlık girişimlerinin bir parçasıydı.
İlk deneyin yaklaşık 10 yıl öncesinde (1933), İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar ABD Başkanlığı yapan Franklin Roosevelt, eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından biri olan Nikola Tesla’yı Washington’a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu.
Tesla’dan olumlu cevap alan Başkan Roosevelt, kendisine Philadelphia Deneyi’nden bahsetti. Proje üzerinde çalışmaya başlayan Tesla, 1936 yılına gelindiğinde, ABD hükümetinin gözleri önünde insansız bir gemiye görünmezlik kazandırdı fakat hükümet, deneyin içerisinde mürettebat bulunmasını talep edince projeden çekilmek istediğini belirtti. Tesla’nın projeden çekilmek istemesinin ana sebebi, deneyin insan barındıran bir gemi üzerinde gerçekleşmesinin çok ağır sonuçlar doğuracağını düşünmesiydi. Yerini John von Neumann’a bırakarak projeden ayrıldı.
Birinci ve İkinci Philadelphia Deneyi (Birinci ve İkinci Gökkuşağı Projesi) Adımları:
1) 75 KVA [1] gücündeki iki dev jeneratör, deneğin ön top taretlerinin altına monte edilir.
1) Her biri 2 MW [2] gücündeki 3 RF [3] vericisi, deneğin güvertesine monte edilir.
2) Kurulan sistemleri destekleyecek güç yükselticiler, modülasyon [4] devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç-gereçler ilgili yerlere iliştirilir.
3) 28 Ekim 1943’te Philadelphia Deniz Tersanesi’nden USS Eldridge (DE-173) kalkar.
4) Aslen kargo gemisi (şilep) olarak faaliyet gösteren SS Andrew Furuseth, gözlem gemisi olarak deneye katılır.
5) Birinci deney, 22 Temmuz 1943 saat 09:00’da jeneratörlere güç yüklemesiyle birlikte başlar.
6) Birinci deneyi, 28 Ekim 1943 sabahı gerçekleşen ikinci deney takip eder.
Deneyin Adı: Birinci Philadelphia Deneyi (Gökkuşağı Projesi)
Deney Dayanağı: Albert Einstein, Birleşik Alan Teorisi
Denek: Koruma Destroyeri/Muhribi, USS Eldridge (DE-173)
Yer/Alan: Philadelphia Limanı
Tarih: 22 Temmuz 1943
Deneye Katkı Sunanlar: John von Neumann (Başkan), Alan Turing, Nikola Tesla ve Albert Einstein
Amaç: Çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı ve radar sinyallerini kırmak/bükmek, radar dalgalarına karşı optik görünmezlik sağlamak.
Sonuç: Görünmezlik amacına ulaşıldı.
Carlos Miguel Allende adında bir adam, 1955 yılında amatör gökbilimci ve aynı zamanda UFO üzerine yaptığı çalışmalarla ün yapan “The Case for the UFO” kitabının yazarı Morris K. Jessup’a bir mektup gönderir. Bu mektupta Allende, zamanında deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth’te görevli bir denizci olduğundan ve bütün deney süreçlerine baştan sona tanıklık ettiğinden bahseder. İlk deney ile alakalı şunları söyler:
Jeneratörlere güç yüklemesi ile birlikte ilk deney başlamış ve bu aşamadan sonra, USS Eldridge’in etrafını yeşilimsi bir sis kaplamaya başlamıştı.
“Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu… Ortada artık ne sis ne de USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk. Bizim gemide (SS Andrew Furuseth) bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyecan içinde nefeslerini tutarak inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı.
Gemi (USS Eldridge) ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi gidiyordu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörlerin gücü kesildi. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis ile beraber gemi (USS Eldridge) tekrar ortaya çıktı.
Gemi (USS Eldridge) nereye gitmişti ve nereden geliyordu? Sis azalırken, bir şeylerin normal gitmediğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık; ilk önce mürettebatın büyük bir kısmını gemiden sarkarak kusarken gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazırda bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir-iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Sonuç olarak gemi (USS Eldridge), istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı.”
Deneyin Adı: İkinci Philadelphia Deneyi (İkinci Gökkuşağı Projesi)
Deney Dayanağı: Albert Einstein, Birleşik Alan Teorisi
Denek: Koruma Destroyeri/Muhribi, USS Eldridge (DE-173)
Yer/Alan: Philadelphia Limanı
Tarih: 28 Ekim 1943
Deneye Katkı Sunanlar: John von Neumann (Başkan), Alan Turing, Nikola Tesla ve Albert Einstein
Amaç: Çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı ve radar sinyallerini kırmak/bükmek, radar dalgalarına karşı optik görünmezlik sağlamak.
Sonuç: Amaç, elde edilen görünmezliği test etmekti fakat USS Eldridge bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleştirdi.
Allende’ye göre ikinci deney esnasında USS Eldridge, jeneratörlerin güç yüklemesi ile birlikte deneyin gerçekleştiği yer/alan olan Philadelphia Limanı’nın 640 kilometre/375 mil ötesindeki Norfolk Savaş Limanı’na ışınlanmış ve dakikalar içerisinde tekrardan Philadelphia Limanı’na geri gelmiştir.
“Donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943’te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer (Muhrip) hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı. Sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir-iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu.
Bir-iki dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra tekrardan katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti; sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı.
Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyordu, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. “Donma” adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu; hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarıldı. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatın bütünüyle kaybolup, çok uzak bir yerde ortaya çıkması, sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?”
Jessup, kendisine gelen bu inanılması güç mektuba çok temkinli bir şekilde yaklaşır. Allende’ye gönderdiği cevapta, deney ile alakalı daha fazla ayrıntıya ihtiyaç duyduğunu ve eğer elinde bulunuyorsa deneyi doğrulamak için kullanacağı kanıt(lar) ister.
Allende’den ise aylar sonra cevap gelir. Mektupta elinde herhangi bir kanıtın olmadığını ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da Pentotal [5] alarak gördüklerini anlatabileceğini söyler. Ayrıca gönderdiği diğer mektuplardan farklı olarak en sonda, Carl M. Allen’in [6] imzası vardır.
Jessup aldığı bu cevaptan sonra, Allende’ye daha fazla şans tanımanın gereksiz olduğunu düşünerek yazışmamaya karar verir.
Günümüzde Amerikan hükümeti; Philadelphia Deneyi’nin somut bir dayanağının olmadığını, anlatılanların asılsız ve hayal ürünü iddialar olduğunu var olan pek çok kurumu üzerinden yazılı açıklamalarla ifade etti. Diğer taraftan da görgü tanıkları, sürekli olarak hükümet ifadelerinin aksini iddia eden açıklamalarla deneyi bugünlere kadar taşımayı başardı. Philadelphia Deneyi hakkında yazılıp-çizilenlerin neredeyse tamamına yakını, tanık ifadelerinden elde edildi.
Üstüne düşünülmüş olan her teorinin (kuram) değerli olduğunu düşünüyorsak, Philadelphia Deneyi gibi atılımların günümüze kadar ulaşmayı başarması, araştırma ve yorumlama isteğimizi sert bir şekilde dürtecektir.
Bünyemizi değişime ve gelişime parça parça adapte etmeli, ileride karşı karşıya kalabileceğimiz tehditlere karşı uyanık olmalıyız. İsterseniz bu deneye, sadece 1984 yapımı bir bilim-kurgu filmi edasıyla da bakabilirsiniz… Yeter ki bir fikriniz olsun; yarın karşınıza gözle görülür derecede ışınlanma gücüne erişmiş bir gemi çıktığında şaşırmayın. Yarım asır önce hayal bile edilemeyen teknolojileri şu anda kullanmaktayız. Bunu da göz önünde bulundurarak, her teoriye kendini ifade etme hakkı tanıyın.
Sözlük:
[1] KVA: Kilovolt’un kısaltmasıdır.
[2] MW: Megawatt’ın kısaltmasıdır.
[3] RF: Radyo-Frekans demektir. Bir veriyi (ses, görüntü, resim…) arada herhangi bir bağlayıcı/kablo olmadan başka bir yere göndermeye yarayan teknolojidir.
[4] Modülasyon: Bir dalganın genlik, evre ve sıklığının zaman içinde farklılaştırılmasıdır.
[5] Pentotal: Kısa süreli anestezik etki sağlayan bir ilaç etken maddesidir. İkinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında, nevroz ve türevi pek çok hastalığın tedavisinde kullanılmıştır.
[6] Carl M. Allen: Carlos Miguel Allende denilen kişinin gerçek adıdır. Carl M. Allen hayatı boyunca; Carl Meredith Allen, Carl Michael Allen, Colonel Carl M. Allen, Carl Christopher Allen ve Dr. Karl Merditt Allenstein gibi birçok takma ad kullanmıştır.
Referanslar:
[1] https://www.history.navy.mil/content/history/nhhc/research/library/online-reading-room/title-list-alphabetically/p/philadelphia-experiment.html
[2] https://www.history.navy.mil/content/history/nhhc/research/library/online-reading-room/title-list-alphabetically/p/philadelphia-experiment/philadelphia-experiment-onr-info-sheet.html
[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Experiment
[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Deneyi
[5] https://www.de173.com
[6] https://archive.org/details/PhiladelphiaExperiment

Üçüncü Dünya Savaşı

İkinci Soğuk Savaş başlamış, biz ülke olarak her Türkçe cümle içerisine İngilizce kelime(ler) serpiştirmekle meşgulüz. Bunu gören bir avuç insan da ölümlerden en “acılı” olanı seçtiğimizi yüzümüze doğru haykırarak şehadete yürüdü. Evet… Rahmetli Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun da dediği gibi “topsuz tüfeksiz bir Kurtuluş Savaşı” veriyoruz.
Bunu doğrulayacaktır ki yakın gelecekte Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun Üsküdar, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki mezarına iliştirilmiş olan bayrak yerinden söküldü. Bunu yapan karaktersizlerin ve vatansızların başlıca hedefi… Yine ve her zamanki gibi… Yine ve yeniden, dilimizdi.
Bu uzun dönemli savaşın önderleri öğretmenler, askerleri ise öğrencilerdir. Dil ise ana silahımızdır. İngilizce eğitimi askıya alıp yerine Türkçe eğitimi yerleştirerek yapacağımız yepyeni bir başlangıç ise ikincil silahımız olacaktır.
Ülkemizdeki “ateşleyici” kesim, öğretmenine gereken özeni göstermiyor. Öğretmenlerin karşılık veremeyeceğini bilen öğrenciler ise başta öğretmenlerinin sonra da diğer sınıf arkadaşlarının hakkını gasp ediyor. Sistem tam bir facia… Üniversite kısmen daha düzgün diyecek olursanız orada da verilen eğitimin ilkokul, ortaokul ve lisede verilen eğitimden pek bir farkı olmadığını bilmenizi isterim. Özetle öğretmenler, ateşleyicilerden medet ummadan farklı tekniklere hizmet ederek üretmeli ve bu teknikler, çok iyi sonuçlar verebilecek kapasitede (geleceğe yönelik) olmalıdır. Öğrenciler nasıl geldiyse, farklı gitmelidir. Nasıl geldiyse, daha yüksek gitmelidir. Nasıl geldiyse, bir şeyler öğrenmiş şekilde gitmelidir. Nasıl geldiyse, çok şey öğrenmiş şekilde gitmelidir.
Peki ya Doğu? Yıllarca Pedagoji eğitimi alsanız da fayda etmiyor. Ters istikametten gelen öğretmenler, tamamen farklı bir ortama ve farklı bir eğitim alanına giriyor. Haliyle karşısındaki öğrencinin kültür birikintisini karşılayabilecek bir alakaya da sahip olamıyor. Yetiştirilişleri, büyütülüşleri, algılama kapasiteleri çok farklı. Çevremizde bilinçli ve güzel öğretmenler olduğu için her gün öğretmenler odasında bu konuların tartışıldığına eminim. Yeni nesil dil konusunda sınıfta kalsa da her şey daha iyi olacak; doğru nesil/yeni nesil öyle ya da böyle yetişecek. Ben 21 yaşındayım ve bunu şimdiden görebiliyorum.
Özellikle Doğu’daki öğretmenler, işinizin çok zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Oradaki öğrencilerimizin ana dilinin dahi sıkıntılı olduğunu düşündüğümde; yazıma inanç unsuru katmak istemesem de dualarımın bireysel olarak sizinle olduğunu söylemek istiyorum. Siz en iyisini bilecek ve bize de önderlerimiz olarak en doğru yolu göstereceksiniz.
Özledik! Atalarımızın uğraşları boşuna gitmesin, tekrardan şahlandıralım bu ülkeyi… Tekrar değsin kafamız arşa. Çizilen yol belli; çok zor günler geçiriyor olsak da hepimiz Atatürk olalım ve bu zorlu sürecin üstesinden gelelim. Pes etmeyelim… Bir taraftan başlayalım ki bir şeyler de ait olduğu gerçek yollarda ilerlesin. Bir olduktan sonra yapılamayacak bir şeyin olmadığını bilelim. Samimi öğretmenlerimize sahip çıkalım, refah içinde yaşatalım. Sadece biraz daha “diş” sıkalım.
Devam edelim…
Bu zamana kadar sürekli olarak hatalarımızdan kaçtık. Bundan sonra bırak kaçmayı, hata yapma lüksümüz dahi yok. Hata yapmayacağız; özellikle de Türkçe’mize bağlılığımız konusunda kesinlikle taviz vermeyeceğiz.
Olur ya yaptık… Hiçbir zaman hatalarımızdan kaçma yoluna gitmeyeceğiz çünkü yaptığımız her hata, beraberinde tecrübesini de getirecek. Şu anda Suriye bu durumdaysa, bunun en büyük sebebi dildir. Bunu bilerek yürüyeceğiz.
Verdiğimiz bu savaşa katılmak için belirli bir yaş aralığında ya da cinsiyette olmanıza gerek yok. Korkarım ki bize de savaşa katıl ya da katılma gibi seçenekler sunulmadı; farkında değiliz ancak hepimiz bu savaşın içerisinde doğduk. Günümüz dünyasında hangimizin şartları “normal” hayat yaşamaya elverişli orası tabii ki tartışılır fakat çoğu milletin yaşamak istemeyeceği şeyleri “dilimiz” yüzünden yaşadık.
İdeal seviyeye gelebilmek için kılı kırk yaracağız. Gerekirse kendi kendimizin önderi (öğretmeni) olacağız. Böylece kendi çevremize karşı yarattığımız farkındalık şöyle bir kenarda dursun, üzerimizde başka şehirlerdeki insanlara dahi dokunabilmenin verdiği haklı bir gurur olacak. Buradan gelecek ülkemize olan sevgimiz, buradan gelecek kutsal dilimize olan bağlılığımız. Birilerinin şahidimiz olmasına hiç gerek yok; yazdığımız bir yazıyı hatalarından arındırmak için binlerce kez okuyacağız. Hatta ve hatta bininci kez okuyuşumuzda dahi hatalar bulacağız. Her şeyi ayırmaya meraklı olmayacağız ancak “sağ ol”u, “sağol; “hoş geldin”i, “hoşgeldin” şeklinde de yazmayacağız, yazamayız.
Bu ülkeye Türkçe’sini yok sayarak başkan, mühendis, doktor ve hukukçu olmak isteyenler var. Bilinmeli ki bu konumlara başta sizin, sonra da İngilizce sevdasından Türkçe’sini kaybetme noktasına gelmiş olan insanların herhangi bir hakkı yok. Ana diline olan hakimiyeti bile kısık ateşte yananlar, İngilizce’yi kusursuz bir şekilde öğrenebileceklerini düşünüyorlar. Bu tarz düşünce yapılarını yok etmek üzere ilk defa elimdeki bütün imkanları seferber ediyorum. Siz ya da sizin hastalıklı zihniyetinize sahip herhangi birinin, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun Üsküdar’daki mezarına iliştirilmiş olan bayrağı yerinden söken vatansızdan hiçbir farkı yok.
Lütfen bunlara kulak verin… İkinci Soğuk Savaş başladı! Silah kullanmadan ülkemizi işgal ediyorlar. Bazı zamanlar boğazımızın düğümlenmesi ya da elimizin titremesi ilk defa tattığımız duygulardan değil. Bu duygular hep vardı, bu olayda da varlığını tekrardan belli etti. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu duyguları hiçbir zaman “göremiyor” olmamız.
Nasıl anlatsam anlarsınız? Anlayacaksınız. Öyle ya da böyle… Anlayacaksınız.
Türk demek Türkçe demektir, Ne mutlu Türk’üm diyene.
“Milletlerin kimliğini, kişiliğini, geleneğini, her şeyini taşıyan dildir. Dil giderse, millet de gider.”
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu (25 Şubat 1935 – 19 Nisan 2015)

Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları 3

Bir bireyin özel hayatında sergilediği uygunsuz davranışlar, insanlığa kattığı güzellikleri zedeler mi?
“Özünde çok da minnet duyulabilecek bir adam olmayan…” diyerek bahsettiğim, bilgisayar biliminin kurucusu olduğunu söylediğim Alan Turing’di. Ne yazık ki ilk paragraftaki sorduğum soruya verdiğiniz cevaba göre kalbinizde doğru ya da yanlış yere konumlandırmanız gereken kişi de Alan Turing’in ta kendisi olacak.
Bana göre her bir teknoloji/uygulayım bilimi, temelinde savaşa hizmet etmek üzere yaratılır ve altı geniş evrede gelişim gösterir:
Keşif: Teknolojinin ihtiyaçlardan dolayı, akıl yoluyla oluşma süreci.
İnanç: Teknolojiyi yaratanın manevi ihtiyaçlarını karşılama süreci.
Yaratma: Teknolojiyi somut bir şekle sokma, tanıma ve yaratma süreci.
Evrilme: Teknolojinin doğal yollarla (birincil olarak insan aklı) gelişim gösterme süreci.
İnovatif Evrilme: Yetersiz olduğu hissedilen teknolojiyi, yararlı ve yeterli olmak üzere yükseltme, evriltme süreci.
Tam İnovatif Evrilme: Yararlı ve yeterli noktaya çekilen teknolojinin, kesintisiz olarak akıl yoluyla desteklenme süreci.
Bu gelişim tanımıma göre insan gücünün sınırı, teknolojinin sadece “Keşif”, “İnanç” ve “Yaratma” evrelerini alt edebilir. Bunu doğrulayacaktır ki Nazi Almanyası’nın ilk sabit algoritma sahibi Enigma’ları, bir grup matematikçi eşliğinde kısa sürede çözülebiliyordu. Peki Nazi Almanyası, Führer’le birlikte alt edilebilecek evrelere karşı “uyanınca” ne olacaktı? Tabii ki Enigma insan gücünü de bünyesine katmayı ihmal etmeyip evrilecek, şifreleme tekniklerinde kullandığı algoritmaları o dönem için inanılmaz bir süratle değiştirecekti.
Nazi Almanyası çok farklı bir boyuttaydı… Algoritmalar sürekli farklı suretlere bürünerek güçleniyordu. Artık bir grup matematikçi de işin içinden çıkamıyordu. Çözüme kavuşturmaya çalıştıkları her algoritma, Alman tarafını prensip değiştirmeye itiyordu. Algoritmalar değiştiriliyor ve her şey Müttefik Devletleri’ne sil baştan yaptırılıyordu. Bıkıldı ki ne bıkıldı… Buna ne insan gücü ne de ilkel bir makine dayanabilirdi.
Wehrmacht Enigma, döneminin en üst düzey sistemlerinden bir tanesiydi. Bu sistemin, tehditler dolayısıyla günden güne “karmakarışık” bir hal alması, Alan Turing önderliğinde bilgisayar biliminin doğmasına neden olacaktı. Alan Turing sayesinde savaşın seyri değişecekti.
Bazı tarihçilere göre Alan Turing’in bu atılımı II. Dünya Savaşı’nı 2 yıl kısaltmış ve yaklaşık 14 milyon insanın ölümüne engel olmuştu. Yani pek çok kişinin hayatı kurtulmuş ve savaşın seyri Nazi Almanyası’nın aleyhine dönmüştü.
Savaş, Nazi Almanyası’nın aleyhine döndü diye bitti mi? Savaşın gerçekten de bittiği düşünüldü mü? Savaş dediğiniz terim, insan ölümünden ibaret değildir. Dünden bugüne, sözde “zamanında” biten II. Dünya Savaşı’nı, “Soğuk Savaş” olarak tabir edilen teknoloji savaşları takip etti. Girişimler, Müttefik Devletleri’ne sadece Enigma’nın elektro-manyetik bir istihbari silah olduğunu göstermekle kalmadı. Bunun da kitapta zaafının olduğu bir şeyler vardı… Mesela EMP (Electro-Magnetic Pulse, Elektro-Manyetik Darbe) gibi…
Alan Turing, Ocak 1952’de bir sinemada 19 yaşında olan Alan Murray adında bir genç ile tanıştı ve kendisini birkaç defa evine davet etti. Daha yeni reşit olmuş denilebilecek Murray’ın niyeti ise pek iyi değildi. İki-üç hafta sonra tekrardan kendini hatırlatacak olan Murray, bu sefer bir arkadaşı ile birlikte Turing’i ziyaret edecek ve evini soyacaktı.
Yaşananlardan dolayı bir yerde “sessiz” kalması gereken Turing, olayı polis tarafına kadar uzattı ve işler çığrından çıktı. Murray ve arkadaşı, polis tarafından yakalandı; sorgu esnasında Murray’ın, Turing ile olan homoseksüel ilişkisi ortaya çıktı. Turing de olayı hiç kıvırmadan ilişkiyi doğruladı ve yaptıklarından ötürü pişman olmadığını söyledi.
Homoseksüellik o dönemler İngiltere’de yasa dışı olduğundan ve bir “akıl hastalığı” olarak görüldüğünden, Alan Turing’in bütün global güvenilirlik izinleri alındı ve pek çok danışmanlık görevi feshedildi. Tüm yaşananlara rağmen son gününe kadar gizliden gizliye yüksek mertebelerde çalışmaya devam etti.
8 Haziran 1954’te Manchester’deki evinde, hizmetçisi tarafından ölü bulundu. Resmi açıklamada; ölümünden bir gün önce yatağının kenarında yarı-yenmiş siyanür zehirli bir elma tespit edildiği ve bu elmayı yeme suretiyle siyanür zehirlenmesinden öldüğü söylendi.
“Siyanür (hidrosiyanik asidin tuzu ya da esteri olan, çok güçlü bir zehir) zehirlenmesi, birçok siyanür formuna maruz kalmanın neden olduğu zehirlenmedir. Erken belirtiler baş ağrısı, baş dönmesi, hızlı kalp hızı, nefes darlığı ve kusmayı içerir. Bu daha sonra nöbetler, yavaş kalp hızı, düşük tansiyon, bilinç kaybı ve kalp durması ile takip edilebilir.”
Açıklamalardan sonra hiçbir test ya da naaşına post-mortem (otopsi) yapılmadı. Sebep ne olabilirdi? Saklamaya gerek yok… Alan Turing, MI5-MI6 (Birleşik Krallık İç-Dış İstihbarat Servisi) tarafından son dönemlerinde “güvenlik riski” olarak görülmüştü. Bunun sebebi, homoseksüellik durumuna hiçbir şekilde taviz verilmemesi olabilir. Bilinmelidir ki akıl sağlığından şüphe edilen bir Alan Turing, tek bir hareketiyle tüm Birleşik Krallık sistemlerini deşifre edebilir. Kanaatimce Birleşik Krallık; Alan Turing’in bilgi sızdırabilme riskini göze alamadı.
Gelelim Türkiye’mize…
Teknoloji, para ve istihbarat. Teknoloji ve istihbarat terimlerinin arasında mutlaka para etmeni vardır. Bu etmen olmazsa ne sağlıklı bir teknoloji ne de sağlıklı bir istihbarat üretilebilir. Teknolojiye ayak uyduramayan istihbaratın ise kalitesi düşer.
Bu üç terimin, bir asıra yakındır çığ gibi bir büyüme içinde olduğunu görüyoruz. Ülkemizin de kendine en acilinden bir konum belirlemesi ve bu büyük çığın altında kalmaması gerekiyor. Yapılanlar ne yazık ki yeterli değil… Diyanet bütçesinin, istihbarat sistemlerini 5’e katlaması kabul edilemez. Tarih tekerrür ettiğinde “silahsız” kalmamak gerekiyor.
II. Dünya Savaşı’nda SSCB, Almanya ve ABD filmin baş aktörleri gibi gözüküyor olsa da yine her şeyin arka planında Birleşik Krallık olduğunu biliyoruz. Dönem-dönem Birleşik Krallık tarafının (Winston Churchill) stratejik ortak olarak gördüğü SSCB’yi, bir süre sonra tıpkı ABD gibi “tehdit” olarak işaretleyip Türkiye’ye dahi II. Dünya Savaşı’na girmesi için baskı yapmıştı.
Gelebilecek baskıları çok önceden (en az karşı-algoritma hazırlayabilecek kadar önceden) görebilecek bir konuma gelmeden bu gemi yürümez. Türkiye’yi, baskıdan uzak tutacak en büyük, en güçlü ve en hızlı silah istihbarat temelli teknolojidir.
Algoritmalarıyla dans edebilen bir makine, insandan daha hızlıdır.

Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları 2

Başlangıç; 28 Haziran 1919’da imzalanan, içerdiği ağır koşullar dolayısıyla Nazi Partisi’nin gelişini körükleyen Versay Anlaşması olarak biliniyordu. Almanya’nın, Reichswehr (İmparatorluk Ordusu) sistemine geçişi ülke halkı tarafından büyük bir “utanç” kaynağı olarak görülmüştü. Hemen akabinde (1920) yaşanan ekonomik sıkıntılar, hem Adolf Hitler’in gelişine hem de II. Dünya Savaşı’nın başlamasına önayak olmuştu.
En az üç kol (Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri) üzerinden yürütülmesi gereken normal bir sistem, Reichswehr’de iki kol (Kara ve Deniz Kuvvetleri) üzerinden yürütülüyordu. Bu kollar da anlaşma gereği oldukça sıkı sınırlar içerisine yerleştirilmişti. Hava Kuvvetleri yoktu; Deniz Kuvvetleri sınırlı sayıda deniz aracına, Kara Kuvvetleri sadece ülke sınırlarının güvenliğini sağlayabilecek kadar askere (tank üretimi ve kullanımı yasaktı) sahipti. Bu sistem geçişine sebebiyet veren, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nda yenilmesiydi. Bununla doğru orantılı olarak ödemesi gereken, mevcut ödeme gücünün çok üstünde bir savaş tazminatı da vardı.
Adolf Hitler geldikten sonra (1933) Reichswehr sisteminin zincirlerini iki yıl içerisinde (1935) kıracaktı. 115 bin kişilik Reichwehr’in yerine Wehrmacht (Savunma Gücü) adında 20 milyon kişilik bir silahlı kuvvetler inşa edilmişti. Bu sayı, anlaşmanın esir aldığı eski kuvvet yapısının yaklaşık 18 katıydı. Eski Reichsheer’in (Kara Kuvvetleri) adı “Heer”, Reichsmarine’in (Deniz Kuvvetleri) adı “Kriegsmarine” olarak değiştirilmiş ve ekstra olarak da “Luftwaffe” adında bir Hava Kuvvetleri birimi kurulmuştu.
Savaşın öncesinde de çeşitli servislere, çeşitli varyasyonlarda sunulan Enigma’nın merkezi, Wehrmacht Enigma olarak bilinen, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından gizli mesajların şifrelenmesi ve tekrar çözülmesi amacı ile kullanılan bir elektromekanik (elektronik + mekanik) aygıttı. Dönme kabiliyetine sahipti ve taşınabilme imkanı vardı.
“Talimatların” eş güdümlü olarak harfi harfine uygulanması durumunda hazırlanan bir şifrenin kırılma imkanı çok düşüktü. Ama gelin görün ki Enigma’ların kontrolünü elinde tutan Alman sorumlular, taraflarına ulaşan talimatlara uymayacak ve çoğu şifre hepyek kırılacaktı.
Özünde çok da minnet duyulabilecek bir adam olmayan, bilgisayar biliminin kurucusu olarak tanımlanan Alan Turing’in de Nazi Almanyası’nın Enigma makinesinin çökertme sürecine direkt olarak etkisi olmuştu. Polonya merkezli, gizli bir şifreleme ofisinin geliştirdiği kriptanaliz (şifrelenmiş metinlerin çözümü) çalışmaları üzerine somut eklemeler yapmıştı.
Turing, hemen aynı dönemde kritanaliz üzerine çalışmalar yapan matematikçi Gordon Welchman’ın eklemeleri ile birlikte Enigma’yı daha da hızlı kırmaya yardımcı olacak bir elektromekanik makine tasarlamıştı. Bu makinenin adı Kriptolog Marian Rejewski’in 1938’de Bomba Kriptologiczna (Kriptolojik Bomba) olarak bilinen Enigma kırıcısının adından türetilen “Bombe”ydi. İlk defa Mart 1940’da kullanılan bu makine, Bomba’nın geliştirilmiş hali olarak bilinmekteydi. Bir dönem, hiç durmadan korumalı mesaj trafiğine saldırmada kullanılmıştı.
Boş durmayan Turing, Deniz Kuvvetleri’nin kullandığı, daha karmaşık bir yapıya sahip olan Enigma’yı çökertmek üzere “Banburismus” tekniğini de keşfetmişti. Bu teknikle birlikte Bombe’lerin işlem süresi büyük ölçüde kısalmış ve işlevselliği büyük ölçüde artmıştı.
Savaşın sonunda (2 Eylül 1945) yaklaşık iki yüzün üstünde Enigma Bombe’si vardı.

Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları

“Bu yazıyı, üniversite birinci sınıftaki ana dersim “Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri” dersine giren, gerçek bir Yönetim Bilişim Sistemleri Uzmanı Sevgili Hocam Doç. Dr. Melih Kırlıdoğ’un “Günümüzde ve Geçmişte Elektronik Dinleme ve Gözetim” yazısından esinlenerek yazdım.”
Savaşın başında tarafsız kalan ABD, Fransa ve Birleşik Krallık’a silah yardımı yapmasıyla birlikte Japonya’nın açık hedefi haline gelmişti. Hemen akabinde, Pearl Harbor’da saldırıya uğramış ve savaşa girdiklerini resmi bir şekilde tüm ülke vatandaşlarına duyurmuştu.
Peki bu dönemde Sovyetler Birliği’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) konumu tam olarak neydi? Şüphesiz ki II. Dünya Savaşı, şifreleme sanatının yüksek gelişimine öncülük eden bir savaştı. Müttefik Devletleri (Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD, Çin ve Fransa), Mihver Devletleri’nin (Almanya, İtalya ve Japonya) şifrelerini pek çok kez kırmış ve aldığı bilgilerle birlikte mevcut düşmanın hareket kabiliyetini çoğu zaman öngörebilmişti. Buna örnek olarak Kuzey Afrika’daki Alman Kuvvetleri Komutanı Erwin Rommel’in, Birleşik Krallık Kuvvetleri’nin her Alman harekatına önceden biliyormuşçasına karşılık vermesi üzerine mesaj güvenliğinden şüphelenmesi gösterilebilir. Hemen akabinde endişelerini Alman Genelkurmayı’na iletir ancak kullandıkları şifrelerin “kırılamaz” olduğunu düşünen Alman Genelkurmayı bu şüpheleri “gereksiz” olarak nitelendirir.
Dünyanın önünde; 1939’un sonundan 1941’in başına kadar hem muharebe alanında hem de masa başında Avrupa topraklarını darma duman etmiş bir Almanya gerçeği vardı. SSCB, Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmayı amaçlayan Almanya’nın seçtiği en büyük ve en kilit kurbandı. Özellikle Münih Anlaşması ile birlikte Fransa ve Birleşik Krallık’a olan güvenini de kaybetme noktasına gelen Stalin, gerçekleşmesine ramak kalan savaşa hazırlık yapmak için bir dizi girişimlerde bulunmak ve zaman kazanmak zorundaydı.
Haziran 1941’e kadar SSCB, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı (tarafların dışişleri bakanlarından dolayı Molotov-Ribbentrop Paktı olarak da bilinir) ile birlikte Almanya’yı bir şekilde zapt etmeyi başarmıştı. 1939’da Moskova’da imzalanan anlaşma, Almanya tarafının ihaneti ile sonuçlandı.
Nazi Almanyası’nın ihanet hareketi, uzun vadede insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı savaşı olan, neredeyse 50 milyon kişinin öldüğü II. Dünya Savaşı’nın sonucunu belirledi. ABD ve SSCB iki “süper güç” olarak en az yarım asıra kadar uzanan bir adımın temelini attı. Güç dengesi, teknolojinin kontrolsüz bir patlamaya yol açtığı Soğuk Savaş’ı tetikledi.
SSCB; Fransa ve Birleşik Krallık’ın ardından ABD’nin de güvenilir bir müttefik olmadığını çok geç olmadan anlayacaktı. Özellikle Almanya tarafından istila edilmesi, ABD’nin şifreleme ataklarını tespit edememesindeki en büyük etmendi. Alman istilasını günün sonunda geri püskürtmüş olsa da savaşın sonuna doğru en büyük darbeyi müttefiki olan ABD’den yiyecekti. Püskürtme sürecinin başarı ile sonuçlanacağını görecek olan ABD, bulduğu her açığı değerlendirecek ve örtbas sürecini hızlandırmak için çeşitli etkinliklerine hız kesmeden devam edecekti.
Savaş bitti… Anlaşıldı ki savaş boyunca sadece Müttefik ülkelerinin menfaatleri için çalıştığı düşünülen “şifre kırma” operasyonları, aslında dost-düşman-tarafsız fark etmeksizin tüm dünyaya yayılan bir virüs gibiydi. Bu dönemde, kırktan fazla ülkenin şifreli mesajları ABD tarafından okunmuştu. Müttefik bloğunun savaşın seyrini şifreleme ile değiştirdiği su götürmez bir gerçek olsa da en büyük zararı, uzun vadede kendileri aldı. SSCB’nin kaybı ise korkunç derecede büyüktü. ABD, 1942 ile 1948 arasında tüm dünya üzerindeki 1.5 milyon SSCB mesajının üçte ikisini (1 milyon) ele geçirmişti.
Washington’daki Sovyet Büyükelçiliği ile Moskova arasındaki mesajların tamamı ABD makamlarına gitmişti. Mesajlar sadece bir defa kullanılan şifre anahtarlarını içeren kalıplarla (one-time pad/tek kullanımlık şerit) oluşturuluyordu. Doğru kullanıldığında bu şekilde şifrelenen mesajların okunması o günün teknolojisiyle imkansızdı. Ancak savaş sürecinden kaynaklanan panik hali SSCB’yi, bir anahtarı değişik mesajlarda da tekrardan kullanmaya itti. Bu durumdan kaynaklanan zafiyeti de haliyle ilk önce değerlendiren ABD oldu. 1 milyon mesajın 30.000’i aynı anahtarın birden fazla kullanımıyla oluşturulmuştu. 1980’e kadar bu mesajları çözmek için çalışan NSA (National Security Agency/Ulusal Güvenlik Ajansı), 2.900 tanesini kısmen okumayı başardı. Bu kadarı bile savaş sonrasında ABD içindeki SSCB casusluk faaliyetlerinin açığa çıkarılmasına yetti.
1952 yılında, FBI ile ters çalışan ve ileride Soğuk Savaş’ın vazgeçilmezi olacak “Echelon” sistemini benimseyen NSA’nın kuruluş sürecinden ABD kurmaylarının dahi haberi olmayacaktı. Echelon sistemi, “uzun” dönemde dünya üzerindeki tüm telefon ve internet ağını dinlemek, üslerdeki ve uzaydaki uyduları sömürmek ve hatta aydan yansıyan radyo dalgalarına ulaşmak gibi birtakım inanılması güç hedefler üzerine kurulmuştu.
Gerçek düzen de bundan sonra başladı. NSA’nın gizlilikteki kusursuzluğu onu CIA markasının dahi önüne geçirecek ve ABD’yi dünya üzerinde çok farklı bir noktaya konumlandıracaktı. 1960’ların başında varlığı herkes tarafından bilinen CIA’in 16.685 personeline ve 401 milyon dolarlık bütçesine karşı NSA’nın 59.000 personeli ve 654 milyon dolarlık bütçesi olacaktı. 1969-1970 sularında ise NSA’nın bütçesi bir milyar doları, personel sayısı ise 93.000’i aşacaktı. İnanılması güç olan tüm hedeflere öncülük eden, Washington ve Baltimore kentleri arasında yer alan Fort Meade merkezli NSA, Soğuk Savaş’ı çoktan bitirmişti.
Tarihin tekerrür etme süreci hiçbir zaman kendini unutturmaz. Biraz daha yakından bakıldığında 1945’in, önümüzdeki dönemi kusursuz bir şekilde kurguladığı görülebilir. Bilinmelidir ki işin içinde yeni düzenin süper gücü Çin de vardır. İstatistikler; II. Dünya Savaşı’nda “Müttefik Devletleri” bloğunda yer alan Çin’in, önümüzdeki on yıl içerisinde ABD’yi geride bırakıp Hindistan ile birlikte zirveye yerleşeceğini gösteriyor. Üstüne üstlük son dönemlerde yaşananlar, “Mihver Devletleri”nin yeni liderini, ABD’nin eski kadim dostu, yeni ezeli düşmanı olan Pekin merkezli Çin olarak belirledi.
Ağzımızı açtığımız her an politik olsak da susmamamız gerekiyor. Yine de bilinmesi gerekeni anlatmak, elimizdeki imkanları sonuna kadar kullanmak, bu vatana ve millete olan en büyük borcumuzdur. Bilip de susmanın, tabiri caizse “bilgi gizleyiciliği” yapmanın hele ki şu dönemde hiç kimseye bir faydası yok. O büyük günün sabahına uyandığımızda, sonun başlangıçtan çok daha yakın olduğuna sen, ben ya da o değil; hepimiz tanıklık edeceğiz.

Temel Kriptoloji

Teknolojinin, soğuk savaşın hemen sonrasında ortaya çıkan İnternet ile yakaladığı ivmeyi tarif etmek oldukça güçtür. Bu ivmenin getirisi olan olağanüstü gelişim, günümüzde bile insanı tehlikeli derecede şaşırtmaya yetebilecek kuvvettedir. Hızı, “anlık” dahi olsa azalmaz ve insanoğluna günden güne daha çok bağlanır. Haliyle hiç alakası olmayan bir insan bile bu uygulayım biliminin içini-dışını bilmek, alt dallarını kurcalamak ister. Kanaatimce, bu sonu öngörülmesi güç girişten sonra her şeye komplo teorisi mantığıyla bakmak oldukça doğru ve yerinde bir hamle olacaktır.
Teknolojinin temel olarak doğadan pek de bir farkı yoktur. İkisinin de birbirinden ayrıldığı en büyük nokta, intikamdır. Doğa, taraflara açık birer kapı bırakırken teknoloji bırakmaz, direkt olarak yok eder. Dönüşümü ise uzun zamanlı değildir, kısa zamanlıdır. İnsanoğlu, teknolojinin üstüne bilinçsiz bir şekilde yüklenmeye devam ettikçe henüz hazır olmadığı gelişimlerle karşılaşacak ve mevcut bilinçsizliğinin yaratacağı güvenlik açıklarında boğulacaktır. Yeni teknolojik imkanlar, İnternet gibi bir yapının üstüne taşınan projelerin orantısız bir büyümeye yol açtığını göstermektedir. Kriptoloji’nin de son dönemde bu kadar çok ön plana çıkmasının sebebi, çalışma alanının korkutucu derecede artmış olmasıdır. Yelpaze her geçen gün daha da fazla genişlemektedir. Artık yüksek teknoloji, beraberinde getirdiği yükleri taşıyamamakta ve güvenlik açıklarından dolayı acı çekmektedir. Tam da bu noktada, kısa süre içerisinde özellikle askeri teknolojinin vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiş olan Kriptoloji devreye girmektedir.
İlkel Kriptoloji’nin Julius Caesar’a kadar uzandığını düşündüğümüzde, insanoğlunun eski çağlardan bu yana sürekli olarak “bilgi güvenliği” ve “gerçek alıcı” kavramlarını irdelediğini görebiliriz. Bununla doğru orantılı olarak geçmişten günümüze, hedef bilginin gizlenerek gerçek alıcıya ulaşması için birçok metod tasarlanarak kullanıldı. Genel süreç de hiçbir zaman gizli bilginin gerçek alıcıya ulaşmasından ibaret kalamazdı çünkü biliniyordu ki gerçek alıcıya ulaşmayı başarmış bir gizli bilgi, çözümlenemediği sürece hiçbir anlam ifade etmez.
Çözümleme de halledildi fakat hala daha bazı şeyler eksikti… Bilgi iletimi bir şekilde gerçekleşiyordu fakat bilginin, gidiş yolunda birtakım aktif/pasif saldırılara uğraması mümkün olabilirdi. Acaba bilgi, alıcıya içeriği değiştirilmiş bir şekilde mi ulaşıyordu? Artık gönderme işlemi sadece “göndermeden” ibaret olmamalıydı. Bilgi, gönderici ve alıcının da dahil olduğu bu büyük üçgen bir şekilde denetlenmeliydi. Profesyonel bir yazılım ya da bir kişi, korumayı en üst düzeye çekmeliydi.
Özelleşmiş bir bilim dalı olarak bilinen Kriptoloji; bir verinin formunu değiştirerek anlaşılamaz hale getirilme işleminin (şifreleme) bilime doğru evrilmiş halidir. Köken olarak Kriptoloji’nin, Eski Yunanca’da yer alan “kryptos” ve “logos” kelimelerinden var olduğu bilinmektedir. İlk kelime “kryptos”, “gizli dünya” anlamını taşımakta; ikinci kelime “logos” ise sebep-sonuç ilişkisi kurmayı temsil etmektedir. Kriptografi ve Kriptoanaliz terimlerinin birleşiminden oluşur.
Kriptografi, sadece bilgiyi değil, bilgiyi gönderen ve teslim alması beklenen alıcının da güvenliği ile ilgilenir. Bütün bilgi güvenlik kavramlarının (gizlilik, bütünlük, erişim kontrolü, reddedilemezlik ve kimlik denetimi) bir bütünüdür. Sanılanın aksine; hedef bir bilginin, sadece alıcı ile alakalı kısmının değil, bütün sürecinin güvenliğini sağlamakla yükümlüdür.
Tam güvenlik sağlamak ise sanıldığı kadar kolay değildir. Kriptografi’nin tıkandığı nokta, “dezavantaj” olarak öne sürülebilecek eksilerinden biri de budur. Özellikle kimlik denetimi ve bütünlük kavramlarını işlemek oldukça güçtür.
Kriptoanaliz ise Kriptoloji’nin karşıt terimidir. Hedef bilgiye işlenmiş olan gizli anahtarın analizi üzerine çalışır. Şifrelemede kullanılan gizli anahtara yapılabilecek olası saldırılar üzerine komplo teorileri kurar. Gizli anahtarın ne kadar sürede çözülüp sistemi alaşağı edebileceğini ve bu durum sonucu ne kadar verinin serbest kalacağını öngörmeye çalışır.