Uluslararası Dinleme ve Şifreleme Savaşları 5

Morris Jessup’un, Carlos Miguel Allende’ye daha fazla şans tanımanın gereksiz olduğunu düşünmesi, orta vadede sonunu hazırlayan en büyük etmendi.
28 Ekim 1943’ten, 1956 arasında unutulan Philadelphia Deneyi (Gökkuşağı Projesi), 1957’nin ikinci çeyreğinde Amerika Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu’nun, bizzat Morris Jessup’a gönderdiği davet ile birlikte tekrardan gündeme oturdu.
Kendisine davet gitmeden bir yıl kadar önce, büroya kimliği belirsiz bir adam tarafından amatör gökbilimci Morris Jessup’un en bilindik eseri “The Case for the UFO” postalanmıştı. Kitap, yeni basılmış ya da daha önce içi hiç açılmamış bir kitap değildi; teslim alan çalışanlar, kitabı okuyan kişilerin sayfa aralarına birtakım notlar aldığını fark etti.
Notlar üç farklı yazı stili ile yazılmıştı. İçeriğinde binlerce yıl önceki uygarlıklardan tutun, o uygarlıkların bulunduğu yıllardan bu yana dünya ile iletişim kurabilmiş uzay araçlarının, ne tür mimarilere sahip olduğu (fiziksel özellikleri) tarif ediliyordu. Tutulan notların sonunda ise Philadelphia Deneyi’nin aşamalarından ve 28 Ekim 1943’te yapılan son deneydeki sonuçlardan biri olan, amacın “çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturulup gemi (USS Eldridge) üzerine gelen ışığı ve radar sinyallerini kırarak/bükerek, radar dalgalarına karşı optik görünmezlik sağlamak” olduğu fakat tesadüfen “maddenin ışınlanmasının” gerçekleştiği ikinci deneyden söz ediliyordu.
Sayfa aralarına tutulan notların üç farklı yazı stiliyle yazılmış olması, ilk izlenimde üç farklı kişi tarafından tutulduğu ihtimalini güçlendiriyordu fakat Amerika Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu, Morris Jessup ile iletişime geçtikten sonra bu ihtimalin doğruluk payının olmadığını doğruladı.
Morris Jessup’a göre yazı stillerinden biri, Carlos Miguel Allende’nin kendisine gönderdiği mektupların bir tanesi ile tıpa tıp örtüşüyordu. Yapılan bir dizi araştırmadan sonra, diğer iki yazının da aynı kişiye (Carlos Miguel Allende’ye) ait olduğu, tutulan notlarda kullanılan kalemlerin birbirinden farklı özellikler barındırdığı (renk, tür vb.) anlaşıldı.
Çalışmaları hızlandırmak isteyen Amerika Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu ekibi, Morris Jessup’un taraflarına yaptığı ilk geri dönüş olan mektup-not benzerliğini çözümlemek üzere Carlos Miguel Allende’nin, Morris Jessup’a gönderdiği mektupların gönderildiği adresi incelemeye aldı. Adres, terk edilmiş bir çiftlik evine aitti.
Hızlandırma tedbirlerinden bir diğeri de Amerika Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu ekibine postalanan kitabın ve Carlos Miguel Allende tarafından Morris Jessup’a atılan mektupların 100’den fazla kopyasının oluşturulmasıydı. 3 tane kopya Morris Jessup’a, geri kalan kopyalar ise büro ekibine dağıtıldı.
20 Nisan 1959’da (olaydan iki yıl sonra) Morris Jessup, Miami’deki Hammock Parkı’nda, kendi aracı içerisinde ölü bulundu. Polis raporlarına göre, İkinci Dünya Savaşı’nda, Nazi Almanyası’nın da kullandığı idam tekniklerinden biri olan “egzoz gazı” ile intihar etmişti.
Söylentilere göre Morris Jessup, intihar etmeden bir gün önce, 19 Nisan 1959’da arkadaşı Mason Valentine’yi arayarak deneyle ilgili kesin sonuçlara ulaştığını söyledi. Ertesi günün akşamına bir yemek ayarlamışlardı fakat bu yemek, intihardan dolayı gerçekleşmedi. İntiharın ardından Morris Jessup’un yakın çevresi (Mason Valentine de dahil), Morris Jessup’un intihar edebilecek potansiyelde bir insan olmadığını sistematik ve sürekli bir şekilde vurguladı.
Referanslar:
[1] https://www.history.navy.mil/content/history/nhhc/research/library/online-reading-room/title-list-alphabetically/p/philadelphia-experiment.html
[2] https://www.history.navy.mil/content/history/nhhc/research/library/online-reading-room/title-list-alphabetically/p/philadelphia-experiment/philadelphia-experiment-onr-info-sheet.html
[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Experiment
[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Deneyi
[5] https://www.de173.com
[6] https://archive.org/details/PhiladelphiaExperiment
[7] http://www.bielek-debunked.com

Remziye Hisar

Siz hiç bilim dünyasında üretimsiz olmamızın ağırlığını omuzlarınızda hissettiniz mi? Bu yük Türk toplumunun en ağır sorumluluklarından biridir. Bu sorumluluğun altında ezilmemek için ömrünü bilime adayan kadın kimyagerimiz Remziye Hisar’ı tanıyalım.
Remziye Hisar Türk bir kimyacı ve öğretim görevlisiydi. Sorbonne Üniversitesinden derece alan ilk Türk kadını olarak kariyeri boyunca çeşitli Türk üniversitelerinde akademik görevlerde bulunmuş, çoğunluğu metafosfat ve Türk elinde yetişen bitkiler üzerinde sayısız makale yayımlamıştır. Türkiye’nin ilk çağdaş kadın bilim adamlarından biri olarak gösterilir.
1902 yılında babası Salih Hulusi’nin memur olarak atandığı Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Üsküp’te doğdu. Annesi Ayşe Refia’ydı. İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesinden bir yıl sonra aile 1909’da İstanbul’a döndü. Davutpaşa’daki üç yıllık Mekteb-i İptidai’yi, bir yılda henüz dokuz yaşında iken başarıyla tamamlayarak zekasını kanıtladı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi’ne devam etti; ancak çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı (Kız öğretmen okulu)’na geçmesi üzerine, öğrenimini bu okulda sürdürdü. 15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun’a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun oldu. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yer alan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri verdi.
Mezun olmasının ardından Darülfünun’un kimya bölümüne kaydını yaptırdı. Kimyayı seçme nedenini bir röportajında şu sözlerle anlatıyor:
“Fen derslerinde kanunlarda olsun, buluşlarda olsun hep yabancı isimler görmek beni kahrediyordu. Fen alanında bir tek Türk ismi görememenin ezikliğini, bu dalda başarılı olursam giderebilirim sanıyordum.”
Darülfünun’da kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü’ye gitti. Bakü’de, kendisini bir savaşın tam ortasında buldu. Kafkasya’daki savaşlar ve Bakü’de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmadı ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders vermeye başladı. Bakü’de zengin bir Azerbaycan Türk’ü tarafından verilen bir akşam yemeğinde, Remziye, Türkiye’den bir tıp doktoru olan Reşit Süreyya ile (daha sonra Gürsey soyadını aldı) bir araya geldi. Çift 18 Mart 1920’de birlikte görev yaptı ve bir ay sonra 20 Nisan’da evlendi. Kısa süre sonra eşiyle birlikte, Sovyet Ordusu tarafından işgal edilen Azerbaycan’ı terk etti ve İstanbul’a döndü.
7 Nisan 1921’de oğlu Feza (Gürsey) doğdu. İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana’da Darülmuallima’ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana’ya gitti. Burada müdürlüğü eksik bulan Hisar iki sınıflı bir okulda matematik öğretti. 
Eşi tedavi için Paris’e gidince peşinden o da Paris’e doğru yola çıktı. Adını bilim dünyasında duyurmak amacı ile Sorbonne’da kimya bölümünde öğrenim görmeye başladı. 1924’te kızı Deha (Gürsey – Owens) Paris’te dünyaya geldi. Sorbonne’da o yıllarda Langevin ve Madam Curie gibi çok tanınmış isimler ders vermekteydi. Remziye Hisar’a göre onları tanımak ve derslerini izleyebilmek çektiği bütün zahmetleri unutturuyordu. 
Biyokimya sertifikası alan Hisar, Paris’te Maarif Vekaleti’nin verdiği bursla öğrenim gördü. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, yurda dönmek zorunda kaldı ve Erenköy Kız Lisesinde idari kadroya atandı. Remziye, kimyayı öğretmek istediği için görevden hoşlanmadı ve doktoraya devam etmek istiyordu. Paris’te burs dalındaki doktorasını yapmak için başvurusu ilk olarak reddedilince Zonguldak Maden Mühendisliği Okulu’nda boş bir kimya öğretmeni kadrosuna başvurdu. Bunun üzerine araya giren Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü (Taray) Fransa’da doktora çalışmaları için burs, oğlu Feza’nın ünlü Galatasaray Lisesine ücretsiz yatılı öğrenci olarak girmesini önerdi.
1930 yılında eşinden boşanan Remziye Hisar, kızı Deha ve kız kardeşi Mihri’yi yanına alarak yeniden Fransa’ya doğru yola koyuldu. Kız kardeşi Deha ile ilgilenirken o  1933 yılında doktorasını bitirdi ve o süreçte Paul Pascal tarafından ortaya atılan Metafosfatlar üzerine önemli çalışmalar yapıp çok sayıda makale yazdı. 1933 yılında, Paris’te Kimya doçenti oldu, 1936 yılında Prof. Arndt ile çıkan anlaşmazlık sonucu üniversiteden ayrıldı.
Olayın ertesine Remziye eve döndü. Kısa süre önce örgütsel yeniliğe girmiş olan İstanbul Üniversitesi’nde genel kimya ve fizikokimya doçenti olarak göreve başladı. 1936’da Halk Sağlığı Enstitüsünün Farmakodinamik bölümünde biyokimya uzmanı oldu. 1947 yılında İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar 1949 yılında, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1956 yılında, Fransa Hükümeti tarafından “Akademik Memur” nişanı verildi. 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında 71 yaşındayken emekliye ayrıldı. Uzun yıllar Anadolu Hisarındaki babasından kalma evde yalnız yaşamıştır. Oğlu Feza Gürsey’in ölüm haberini aldıktan kısa bir süre sonra 1992’de vefat etmiştir.
Ömrünü bilime bağışlayan Remziye Hisar ilkleri başarmakla kalmayıp çocuklarını da bilim dünyasına kazandırdı. Oğlu Feza Gürsey dünyaca ünlü bir fizikçidir ve kızı Deha Gürsey Uluslararası Psikoloji Birliği’nin tek Türk üyesidir. Bu fedakar Türk kadınına bizim verdiğimiz tek ödül 1991 yılında Tübitak Bilim Ödülü’dür. 

Bu yazının tüm hakları Yüksekolan‘ın ve Bilimdili Derneği‘nin mülkiyetindedir.

Geleceğe Doymak

Gelişmiş canlılar ve yüksek zeka sahibi insanoğlunun varoluşuyla birlikte gelen canlılığın medeniyeti, tüm gelişmişliğine rağmen ilkel devam ediyordu, ta ki sanayi devrimine kadar. 
İnsan önce seri üretimin tadına vardı. Ardından elektriği ve manyetik alanları kullanmayı öğrendi, öğrendiklerini geliştirdi ve atomlara hükmeder hale geldi. Aletler güçlendi, üretimler hızlandı, iletişim geçmiş çağların büyücülüğünün bile ötesine geçti. Bugün bir insan uzandığı koltuktan cep telefonuna seslenerek, saniyeler içinde dünyanın öbür ucundaki sevgilisiyle konuşabilme gücüne sahip. Çok değil, 50 yıl önceki göz ile bu durumu yeniden değerlendirmeye çalışın. Tarihten bakışımızı geçmişe götürdükçe bizim çağımıza bakmak dehşet verici.
Oklar, mızraklar, taş aletler ve çömlekler gören gözler çağlar ilerledikçe gaz lambaları, barutlar, faytonlar görmeye başladı. Ancak bunları gören gözler farklı gözlerdi. Bir insan yaşadığı kuşak içerisinde bir kaç önemli buluşa şahit olabiliyordu. Mızrağı ilk gören göz ile barutu ilk gören göz aynı kişinin bakışı değildi. Ancak barutu ilk gören kişi aynı zamanda mızrağı da gördü. İnsan yazarak ve çizerek bilgisini gelecek kuşakları aktardı ve ilkel yaşamın devamı tüm gelişmelere rağmen süregelmeye devam etti. 
Sanayi devriminden sonra buluşlar yüksek bir ivmeyle artışa geçti. Milenyuma kadar elektronik devrimin de etkisiyle, aynı gözle bakan insan yüzlerce değişime ve yeni buluşun gelişine şahit oldu. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında gelen radyonun icadı ve alternatif akımın kullanımı, bilim adamlarını ve mühendisleri mucitlik yarışına soktu. Başarıya ulaşan bu bilim adamları, yaptıklarını Orta Çağ Avrupası’nda sunsalar tanrı olmamaları için hiç bir sebep yok. Ancak yaşadıkları çağda artık insanlar yeni buluşlar görmeye alışmaya başlamıştı. Bugün ise geçmişin imkansızlıklarını çok sıradan el aletleri olarak yaşamımızın bir parçası yapmış durumdayız ve neredeyse hiç bir buluşa şaşırmıyoruz.
19. yüzyıl atılımlarından sonra iletişim bütün dünyayı sardı, her yer bilgisayarlar ile doldu. İnternet üzerinden devlet kuruldu, devletler yıkıldı. Bu denli büyük bir güç ve teknoloji daha bir kaç yüzyıl önce ateşi yeni bulmuş olan atalarına kıyasla hala ilkel yaşayan insanoğlunun eline geçti. Bu durumdan ötürü teknolojinin zaman zaman kontrolden çıkması birinci ve ikinci dünya savaşında milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. İnsanoğlu bu acılardan yola çıkarak teknolojiyi daha akılcı kullanması gerektiğini büyük ölçüde öğrenmiş gibi görünse de bu konuda hala önemli eksikleri olduğunu düşünüyorum.
Her ne kadar teknoloji dönem dönem yanlış yönlere sapmış olsa da hala insanın emrine amade hızlı ilerleyişini sürdürüyor. Doksanlı yıllarda çocukluğunu yaşayan biri çevirmeli telefonlardan, tuşlu ev telefonlarına ve oradan cep telefonlarına geçiş yaptı. Ardından internetin gelişimine ve akıllı telefonların yaratılmasına şahit oldu. Bu dönemi yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki; “doğduğum dünya ile yaşadığım dünya tamamen farklı.”
Bindiğim arabalarda bir kolu çevirerek açtığımız camlar vardı, şimdi ise bir düğmeye basarak açılan camları görüyorum. Bahçeli küçük evler gören gözlerim, dev gökdelenler görüyor. İterek açtığım kapıların yerinde artık beni görünce açılan kapılar var. Bir merdivene girdiğimde ya da tuvalete girdiğimde ışık düğmesine basmayalı uzun zaman oldu. Lavabolarda musluk görmek veya bir tuvaletin ışığının algılayıcılarla yanmadığına şahit olmak beni şaşırtır duruma geldi. Bir kaç defa ışık algıyacısı olmayan apartmanın merdiveninde dumur olup ışığı açmak için düğme aramışlığım var. Eminim bu yaşadığım hal büyükşehirlerde yaşayan hemen herkesin başına gelen bir durum.
Yaşadıklarımız ışığında dünü, bugünü ve geleceği düşünüyorum ve gelecek hakkında önemli sıkıntıların baş göstereceği bir döneme girdiğimizi farkediyorum. Bu sıkıntıları somut bir örnekle anlatmaya çalışacağım;
Bizler analog çağda doğan insanlarız. Yani hala her şeyin insan eliyle yapıldığı bir çağda dünyaya geldik. Bizim gözlemlerimiz içinde yaşadığımız dünyanın kontrolünü algılayıcılara ve bilgisayarlara bıraktık. Bugün marketlere girerken hiç birimiz kapıyı açmak için zorlamıyoruz, eğer açılmıyorsa ters tarafta durduğumuzu farkedip yandaki kapıya gidiyoruz. Çünkü bizim kuşağımız analog çağı yaşadığı için, yani bu teknolojinin ilkelini de bilerek bugünlere geldiği için işleyişin nasıl yürüdüğünü farkedebiliyor. Yani analog çağ ile dijital çağ arasında beynimiz bir bağ kurabiliyor. Çünkü her ikisi de bize ait. 
Fakat yakın gelecekte dijital çağ bugünden daha fazla dünyayı sarmış olacak. Yaşamımızın her ilkel düzeni algılayıcılar, yongalar ve yüksek zeka sahibi bilgisayarlar sayesinde daha da kolaylaşacak. Evlerimize girerken bizleri görüp tanıyan ve açılan kilitler, biz daha yola çıkarken eve geleceğimizi bilen ısıtıcılar ve karnımızın acıktığını algılayıp yemek pişiren fırınlar emin olun çok uzakta değil. Şimdi bu dünyaya gelen bir çocuğu düşünün. İnsanın el yordamıyla ürettiği işlerin tamamının dijitale devredildiği bir dünyada büyüyen çocuk hayal edin. Hayatı boyunca hiç kapının koluna bastırmamış, hiç musluk çevirmemiş, hiç direksiyon döndürmemiş, hiç bir zaman elektriğin düğmesine basmamış, hiç bıçak kullanmamış ve kalem tutmamış.
Düşündünüz mü? Böyle bir kuşak yetişmeye şu sıralar başladı, ilerledikçe daha da artacak ve bu nesil analog dünya ile dijital dünya arasında bağ kurarken önemli zorluklar çekecek. Gelişimin devam edebilmesi için insanoğlunun ilkel dönemi iyi bilmesi şart. Aksi takdirde geçmişten gelen bir adamın günümüz dünyasına düşmesiyle yaşayacağı aptallık ile geleceğe doğan neslin yaşayacağı aptallık arasında çok büyük farklılıklar olmayacak. Belki de akıllı sistemlerin gelişimi ve yapay zekanın ilerlemesi insanoğlunu daha çok aptallaşmaya itecek. Henüz 3 yaşına gelmiş bir çocuğun elinde akıllı telefonla oyun oynaması onun zihinsel gelişimine hiç bir şey katmaz. İnsan psikomotor gelişimini tamamlamak için ilkel yaşamsal faaliyetleri öğrenmek zorundadır.
Gelecek ilkel düzeni anlayabilmiş nesillerin ellerinde yükselecektir. Bir öğretmen olarak düşüncem eğitim sisteminin analog ve dijital olmak üzere disiplinler arası yeni bir model üzerinde kurgulanmasıdır. Bu kurguyu yapabilen uluslar ancak diğerlerinin önüne geçecektir. Finlandiya’da bir süre önce disiplinler arası yeni bir eğitim sistemine geçilmiş olsa da onların sistemi de bu konuda oldukça yetersiz görünmekte. Bu konuda henüz çalışma yapmış hiç bir ülke de yok, umuyorum ki bu tür bir eğitim sistemine ilk geçen ülke oluruz. 
Aksi takdirde gelecekte bıçakla ekmek kesmekten korkan bir insanoğlu olabilir. Ya da Alduz Haksliy’in romanında geçen Cesur Yeni Dünya’nın birer distopik bireyleri haline dönüşebiliriz.

Bu yazının tüm hakları Yüksekolan‘ın ve Bilimdili Derneği‘nin mülkiyetindedir.

Super ShowDown (2019)

AEW’nin “Double or Nothing” PPV’si sonrası, WWE’de nasıl bir değişim veya tepki olacağı merak konusuydu. Suudi Arabistan’daki WWE Super Showdown PPV’sinde göze çarpan ilk değişim, sahnedeki oyununun seyirciye taşınmasıydı.
Sahnede bulanan güreşçilerin seyirciye sataşmaları veya onları mücadelenin içinde tutmaları açısından ilk etkiler başarılı gözüküyor. Lakin ne kadar uğraşılsa bile “yabancı” seyircinin yeni yeni bu tarz etkinliklerin içerisinde olması, atmosferi “sakin” tutmayı başardı.

Seth Rollins – Baron Corbin

Bu maçın en unutulmazı, iki güreşçiden de tabiri caizse “rol çalan” hakem oldu. Attitude Era havası verdi. Bir an için bizlere Earl Hebner – Triple H tartışmasını hatırlattı. Brock Lesnar her ne kadar bir kurt gibi doğru zamanı kovalasa da Seth Rollins için bu işten sıyrılması çok zor olmadı. Yine de Seth Rollins’in yerinde olsam fazla sevinmezdim çünkü Brock Lesnar’ın kemeri alması yakın gözüküyor.

Finn Balor – Andreade

Bu maç hareket açısından çok zengin geçti. Zaten kavga olarak WWE Universe tarafından çok tutuldu.
Keşke Balor, “iblis” kimliğini sürekli olarak kullanabilse. WWE’nin maskeli kimliklere fazlasıyla ihtiyacı var; maskeli latinlere değil.

Roman Reigns – Shane McMahon

Şu bir gerçek; herhangi bir güresçi için Shane McMahon’un işin içinde olması büyük şans. Büyük bir ihtimalle önümüzdeki günlerde daha da çok işin içinde göreceğiz kendisini.
Bu arada “Claymore Kick” gördüğüm en kaliteli hareketlerden biri olabilir.

Lucha Dragons – Lars Sullivan

Lars Sullivan WWE’deki “canavar” açığını iyi kapatıyor gibi gözüküyor. Sahneye ilk çıkışından beri biraz Kane biraz da Gene Snitsky havası yarattı. WWE’nin bu karakter üzerinde ileriye dönük uzun süreli bir planı olduğunu düşünüyorum.

Randy Orton – Triple H

Bu maç klasik bir “tekli” maç görüntüsü verdi. Arap seyircisinin büyük ilgisinin bulunduğu maç, günümüz tekli maçlarına taş çıkartır cinstendi. WrestleMania havasındaydı ve zevk vericiydi. Geçen sene yapılan Tag Team maçının (DX – BoD) iki-üç gömlek üstüydü.

Dolph Ziggler – Kofi Kingston

The New Day şu anda WWE’nin sahip olduğu en iyi grup ve işlerini de en iyi şekilde yapıyorlar. Eminim ki ilerleyen zamanlarda WWE’nin, AEW karşısındaki en büyük silahlarından biri olacaktır.
Dolph Ziggler’in arada bir dönüşleri bana göre WWE’nin büyük bir sorunu. Adama hala daha başarılı bir hikâye ya da kavga yazamadılar. Dikkat etsinler, ilerleyen günlerde AEW’ye kaptırmasınlar.

Goldberg – Undertaker

Kim ne derse desin bu endüstrinin en büyük iki isminden biri WWE’nin yıldızı Undertaker, diğeri ise WCW’nin yıldızı Goldberg’dir. En azından şu an için böyle kalacak gibi. Lakin umut dolu olan bu maç maalesef beklentileri karşılayamadı. Hem Undertaker’ın hem de Goldberg’in yaşları bir yana, sürekli ring içi performanslarının olmaması bu kötü sonuçları doğurdu. Maç sonu Undertaker’ın suratındaki memnuniyetsizlik, maç içerisinde yaşanan başarısızlıklardan kaynaklı gibi gözüküyor.

Braun Strowman – Bobby Lashley

Bu yürüyen trene (Braun Strowman) neden hala bir kemer verilmedi, ya da neden hala alamadı anlamış değilim.

Genel Sonuçlar

1) Öncelikle ABD dışında yapılan bir etkinlik olarak değerlendirdiğimde, seyircinin bu denli sakin olmasını “normal” bir durum olarak karşılıyorum. Lakin televizyon şovları ve aylık etkinliklerde seyircinin bu denli sakin kalması, WWE için ilerleyen dönemlerde bir (ya da birkaç) sıkıntılı durum doğuracak.
2) Maçlar hikâye ve kavga açısından çok kaliteli olmasa da hareket açısından oldukça zengindi. Eklemek lazım; WWE’nin hala daha hardcore (extreme) türde maçları veya extreme durumları maçların içinde kullanmak istememesini de anlamak çok güç.
3) WWE’nin böyle “çocuk programı” gibi devam etmesi onları rekabet ortamından kurtaramaz. Artık daha çok karakterlere yönelmeli ve maç programlarını karakterler üzerinden yaratmalılar. Örneğin; Steel Cage ve Hell in the Cell türevlerini düz etkinlikleri dışında da yapmalı ve bunları haftalık televizyon şovlarına bile eklemeyi düşünmeliler.